×
×
Alt Başlıklar

15 Mart 2015

Gürhan Bakırküre, Milliyet gazetesi ile kentsel dönüşüme dair düşüncelerini paylaştı

Kentsel Dönüşüm Nasıl Olmalı?

Son zamanlarda gündemde çokça yer kaplayan bir tabir, “kentsel dönüşüm”. Kentsel dönüşüm hakkında tartışmaları her gün okuyoruz, peki kentsel dönüşüm nedir? Yöntemleri nelerdir? Ne zaman ve nasıl başladı? Türkiye’de nasıl uygulanıyor ve dünyadaki örnekleri neler?

Kentsel dönüşüme dair bugüne kadar yapılmış pek çok farklı tanım var. Bu tanımlar hangi vizyona ve stratejiye göre tanımlanırsa tanımlansın, kentsel dönüşümün genel olarak kentteki bozulma ve çökme alanlarındaki toplumsal, ekonomik, mekânsal ve çevresel koşulların veya Türkiye’de olduğu gibi yapısal olarak sorunlu binaların (deprem dayanıksız) kapsamlı olarak yeniden ele alındığı ve bu koşulların iyileştirilmesine yönelik bir strateji ve eylemler bütünü olduğu söylenebilir. Bu eylemlerin uygulanmasında, uygulamanın yerine, kapsamına ve niteliğine göre yeniden geliştirme, yeniden canlandırma, rehabilitasyon, etkileşim gibi yöntemlerin biri ya da birkaçı planlanmış bir sistematikte izlenir.

Kentsel dönüşümün başlıca amaçları arasında kentsel refahın artırılması için çöküntü alanları oluşmasının engellenmesi ve kontrolsüz yayılmanın önlenmesi, kentsel dokunun güncel ihtiyaçlara göre yeniden planlanması, noktasal müdahalelerle iyileştirmeler ve sivil toplum örgütleri ile toplumun her kesiminin planlamaya katılımı sayılabilir. Kentsel dönüşüm, yapısı gereği fiziksel kente ve içinde yaşayanlara doğrudan etki ediyor ve hem kentin, hem de kentlinin bugününü ve geleceğini planlıyor. Bu nedenle hem kentte yaşayanların, hem de mimarlar, şehir plancıları, sosyologlar, mühendisler, ekonomistler, politikacılar gibi farklı meslek gruplarının sivil toplum örgütleri ile birlikte sürece dahil olması son derece önemli.

Peki kentsel dönüşüm kavramı nasıl ortaya çıktı? Avrupa’da yaşanan endüstri devrimi ve hızlı sanayileşme, beraberinde çevre kirliliğini, plansız şehirleşmeyi, konut sorununu ve altyapı yetersizliğini getirdi. Böylece 19. yüzyılın ikinci yarısında, büyük kentlerin merkezlerinde geniş bulvarlar oluşturulması ve yeniden konut inşası projeleri uygulanmaya başladı. Georges-Eugène Haussman’ın o günün Parisi’ni yerle bir ederek açtığı -bugün dahi varlığını sürdüren- geniş bulvarlar ve iki yanlarında yükselen süslü cepheler, o dönemde uygulanan kentsel dönüşüm projelerinin en ünlüsü. 

Ne var ki bu projeler, mevcut kenti iyileştirirken kentin ihtiyaçlarına, sürekli gelişmesine ve çevre problemlerine uzun vadeli çözümler getiremediğinden, 20. yüzyıl başında İngiltere’de Ebenezer Howard’ın başını çektiği “Bahçe-Kent” (Garden-City) hareketi ortaya çıktı. Bahçe-kentler, mevcut kentlerdeki kirliliğe ve aşırı kalabalığa, her birinde on binlerce kişinin yaşadığı yeni bahçe-kentlerin yollar ve kanallarla birbirine bağlandığı, merkezdeki kentin de ihtiyaçlarının bu bahçe-kentlerden sağlandığı alternatif programlar öngörüyordu. Yüzyılın ilerleyen yıllarında altın çağlarını yaşayan Modernist hareket ise, kentin sağlıksız kısımlarının tamamen yıkılmasını öngörüyordu; “işleyen bir makine” olarak tasvir edilen kent böylece daha fazla yeşil alana ve yüksek kütlelerle planlanan “nizamlı” bir işleyişe kavuşabilecekti. Le Corbusier’in Paris tarihi merkezindeki 5 milyon metrekarelik bir alanın yıkılmasını ve yüksek nokta bloklar inşa öngördüğü uygulanmamış planı Plan Voisin, modernist dönüşüm projelerinin en ünlülerindendir. Modernist hareketin düşüşe geçmesinin ardından, banliyöleşme ve kentsel gelişim kavramları ortaya çıktı. 1960’lar ve 70’lerde kentsel iyileştirme ve kenar mahallelerdeki çöküntü bölgelerin geliştirilmesi öne çıkarken, 80’lerdeki ekonomik gelişmelerle birlikte kamu ve özel sektör birlikteliğinde gerçekleştirilen canlandırma projeleri önem kazandı. Günümüzde ise “kentsel koruma” ve “etkileşim”in, kentsel dönüşümde dünyanın gözettiği kavramların başında geldiği söylenebilir.

Çağdaş kentsel dönüşüm projeleri arasında, 1992 olimpiyatları öncesinde Barcelona’nın yüzünü yeniden denize çevirmesini sağlayan projeyi anmakta fayda var. Kentin 4 kilometrelik sahil şeridine sahip bölgesi Poblenou, denizle ilişiği kesilmiş bir endüstri bölgesi iken uygulanan dönüşüm projesi ve Olimpiyat Köyü ile denizle yeniden ilişkilendirilmiş ve canlı bir konut ve ticaret alanına dönüştürülmüştür. Bir başka “gözbebeği” dönüşüm projesi ise, İkinci Dünya Savaşı’nda bombardımanlarda yerle bir olan Rotterdam’ın yeniden yapılandırılmasını sağlamış, geçtiğimiz yüzyılda Avrupa’nın en büyük limanı niteliğindeki Kop van Zuid bölgesini yeniden canlandırarak çağdaş mimari ikonlarla bir cazibe merkezine dönüştürmüştür.

Türkiye’ye bakacak olursak, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile kentsel dönüşüm projeleri gündeme gelmiştir. Kanun, bir deprem ülkesi olan Türkiye’de depreme dayanıksız ve ekonomik ömrünü tamamlamış yapıların yenilenmesi esasında, “riskli alan”ların dönüştürülerek yeniden yapılandırılmasını gözetmektedir. 1950’li yıllardaki hızlı sanayileşme ile birlikte konut sorununun getirdiği kontrolsüz yapılaşmanın yıkıcı sonuçlarına 1999 depreminde tanık olduk. Kentsel dönüşüm, bugünün Türkiye kentlerinde kontrolsüz kent yayılması, çöküntü alanları ve bunların yarattığı sorunları gündeme getirerek, çağdaş planlama esaslarına uygun olarak yeniden kent yapılanması olanağı sunsa da, bugün neredeyse bir “parselleştirme”ye evrilmiş durumdadır. Dönüşümün yalnızca “riskli yapı” bazında kalmayıp tüm servisleri ile kentin bütününde ele alınması, riskli bölgelerde yerin şartlarına göre imar durumunun belirlenerek altyapı, yeşil alan, otopark gibi etkenlerin tümünün bir arada değerlendirilmesi daha yaşanabilir kentlere ulaşmanın aracıdır. Mevcut yasal düzenlemelerdeki kredi desteği, harç ve vergi muafiyeti gibi uygulamalar kat maliklerinin, dolayısıyla kent sakininin lehine görünse de ekonomik yetersizlikler dönüşümün işlerliğini de geçersiz kılmakta, devletin kentlilere desteğini artırmasını elzem kılmaktadır. Öte yandan 80’li yıllara kadar devam eden yayılma sonucunda kent merkezlerinde kalan kentsel dönüşüm alanlarında kentsel rant olgusunun titizlikle ele alınması ve projelerin toplumun her kesimi ile sivil toplum örgütlerinden katılımcılığı üst seviyede gözetilerek yürütülmesi gerekliliği son derece acildir.

Türkiye’de parsel bazında ele alınan bu kentsel dönüşüm anlayışı ile daha büyük ölçekteki kent düzenlemesine herhangi bir yarar sağlanamadığı gibi altyapı, yeşil alanlar gibi konuların ele alınması gözden kaçmaktadır. Parsel bazındaki dönüşüm amaçlananın tersine yoğunluk artışına sebep olacağı gibi, alt yapı olarak da daha büyük sorunların yaşanmasına yol açacaktır. Bu nedenle, asgari olarak ada ya da semt bazında dönüşüm gözetilmelidir. Ölçek ne kadar büyük olursa, destek ve yarar o oranda büyüyecektir; tüm bunlar yapılırken altyapının dikkate alınması gerekliliği son derece acildir. Bu gerekliliklerin yanı sıra, alanda yaşayanların sosyo-ekonomik durumları göz önüne alınarak isteyen sakinlerin bölgede yaşamlarını sürdürebilmesi için gerekli çözümler üretilmelidir. Kısaca “parselsel” dönüşüm anlayışı yerine gerçek anlamda “kentsel” dönüşümün ön plana çıkması hedeflenmelidir. Şehirsel ölçekteki başarı ancak bu şekilde düzenlenebilir.

Kentsel dönüşüm projelerini, hem katılımcılığı üst raddede gözeten hem de kenti bir laboratuvar olarak görerek yerinde müdahaleler ile iyileştirme öngören günümüz anlayışı ile ele almak gerekiyor. Kentsel dönüşüm gündemi Türkiye’de ve dünyada tüm hızıyla ilerlerken neler yaşanacak, göreceğiz.

Milliyet Gazetesi, Mart 2015

Y. Mimar, Gürhan Bakırküre

 

 

×