×
×
Alt Başlıklar

03 Mart 2015

David Chipperfield geldi geçti

İngiliz mimar Sir David Chipperfield, 24 Şubat’ta İstanbul’daydı; biz de -İstanbul Kongre Merkezi’ni dolduran diğer 2000 kişi gibi- bu konuşmayı kaçırmadık.

Chipperfield, şehirler ve hikâyeleri üzerinden kurduğu anlatısının yönünü 14 yıldan beri çalışmakta olduğu şehir Berlin’e doğrultup, farklı ölçekteki ve işlevdeki altı projesinden bahsetti: ünlü Am Kupfergraben Galerisi, eski bir piyano fabrikasından dönüştürülen stüdyo-konutu, devam etmekte olan bir hastane binası yenilemesi gibi projeleri, İkinci Dünya Savaşı’nda yerle bir olan, duvar ile ikiye parçalanan, 1989’da yeniden birleşen ve yeni bir inşa sürecinden geçen kentin hikâyeleri arasında, kendi özgün hikâyeleri ile var oluyorlar. Konuşmasında sona bıraktığı Neues Müzesi’nin, 10 yıllık proje sürecini ve halen devam etmekte olan tartışmalarını Chipperfield, olağan olduğu kadar besleyici bir platform olarak görüyor; müze projesi kendisine 2011 yılında Mies van der Rohe ödülü kazandırmıştı. “Eski bir yapıda yeni bir yapı yaptığı”nı söylediği müze binasından bahsederken, yeni kadar eskinin, küresel kadar yerelin, inşa edilen kadar insana ait olanın ve insanın dahil olduğunun önemine dikkat çeken Chipperfield için, Doha’ya ait bir görseldeki binalar bu yüzden, kendi deyişiyle “duty-free’deki parfüm şişelerine benziyor”. Heykelsi objeler ve aralarında düzenlenmiş boşluklardan ibaret günümüz şehirlerinde “kolektif” kavramının eksikliğinden bahseden Chipperfield, “kolektif” inşa edilmiş Londra’dan, Milano’dan, Napoli’den görselleri “şehirleri şehir yapan, çeşitliliğidir. Çekicilikleri, enformellikleridir,” diyerek gösterdi. Bu yüzden de onun için İstanbul organikliği ve çeşitliliği ile eşsiz bir şehir ve bunun bilincinde olmalıyız; çünkü kendi deyişi ile “şehirde bir kez kaybedilen, bir daha geri kazanılamıyor”.

 

×